FİKİR LİDERLERİ DERGİSİİLAÇ ENDÜSTRİSİÖNE ÇIKANLARSANAT

Dr. Hadi Özyaşar ile “Cazın Kısa Uzun Tarihi!”

Fikir Liderleri Dergisi’nin yeni sayısında, yazarımız Berko İlaç Medikal Müdürü Dr. Hadi Özyaşar; cazın tarihini anlattı! 
Fikir Liderleri Dergisi’nin yeni sayısında, yazarımız Berko İlaç Medikal Müdürü Dr. Hadi Özyaşar; cazın tarihini anlattı! 

 

CAZ

 

Dr. Hadi Özyaşar
Berko İlaç Medikal Müdürü

 


“Böylesi derin bir anlatıya girişmenin, cazın çok katmanlı doğasını ve tarihsel kökenlerini titizlikle irdelemeyi dayattığı aşikâr. Çünkü her tarih anlatısı gibi caz tarihi de boş bir levhaya kazınamaz. Yankısını arayan bir geçmişin derin alametleri saklıdır bu anlatıda. Afroamerikan toplumunun acıları ve özgürlük arayışları… Göç dalgalarının taşıdığı kültürel miraslar… Ekonomik ve toplumsal sarsıntılar...”

 

Her şeyi daha da zorlaştırdım!

Geçen sayımızda caz tarihine dair bir derleme yapacağımızı ilan ederek aslında her sayıda hangi konuyu ele alacağım belirsizliği bir nebze olsun bulanıklığını yitirmişti. Fakat bu defa, yüzleşmekte olduğum meselenin öngördüğümden daha karmaşık olduğunu anlıyorum.

Her şeyden evvel, tarih yazıcılığına soyunmuş oldum. Dahası, bunu derli toplu ve titiz bir şekilde yapmak zorundayım. Üstelik, mümkün mertebe en gereklileri içeride tutan, eskilerin tabiriyle “efrâdını câmi, ağyârını mâni” bir metodoloji izlemem gerek. Bu prensibi aştığımı varsayalım. Karşıma bu kez yeni ve daha temel sorular çıkıyor. Yaklaşımım hangi disipline dayanacak? Ekonomik, kültürel, coğrafi veya hangi mercekten bakacağım? Zira bugün Amerikan Klasik Müziği yakıştırması yapılan bu tür bir sanat müziği, Afroamerikan orijini ile bir halk müziği ya da swing dönemindeki repütasyonu ile bir pop müziği olarak da pekâlâ yorumlanabilir.

En verimli çağları olan 1960’ların ortalarında bile klasik batı müziğini etkilediği kadar akademik çevrenin dikkatini çekmiş, sonrasında ya da öncesinde neredeyse öksüz bırakılmış bu türün haliyle başvurulabilecek referanslar külliyatı da olması gereken yetkinlikten bir hayli uzak. Dogmatik bir teslimiyetle kaleme alınmış ve popüler ‘ipse dixit’ (o öyle dedi) anlatılara bel bağlamayacağıma göre, bu sığ literatürde sağlam bir zemin bulmak nasıl mümkün olacak?

Böylesi derin bir anlatıya girişmenin, cazın çok katmanlı doğasını ve tarihsel kökenlerini titizlikle irdelemeyi dayattığı aşikâr. Çünkü her tarih anlatısı gibi caz tarihi de boş bir levhaya (tabula rasa) kazınamaz. Yankısını arayan bir geçmişin derin alametleri saklıdır bu anlatıda. Afroamerikan toplumunun acıları ve özgürlük arayışları… Göç dalgalarının taşıdığı kültürel miraslar… Ekonomik ve toplumsal sarsıntılar… Caz, bu geniş tarihsel fonda kültürel uyanışın bir manifestosu olarak bize haliyle bir müzik türünden fazlasını vadediyor. Şimdi, bu zengin perspektifi hakkıyla gözetemeyeceğimin farkında olarak cazın tarihsel yolculuğuna ilk adımımızı atabiliriz sanıyorum.

Caz, birden fazla kültürün kesiştiği bir noktada, Birleşik Devletler’in güneyinde filizlendi. En belirleyici unsur, başta Fransız, İspanyol ve İngilizler olmak üzere, savaşan Avrupalı sömürgecilerin hâkim olduğu Yeni Dünya’ya Afrikalı kölelerin zorla ithal edilmesiydi. Afrika zengin müzikal miraslarını canlı tutmak için çabalayan bu köleler, sonunda bunları Avrupa’nın köklü gelenekleriyle harmanlayarak Kuzey ve Güney Amerika’da Eski Dünya’dakine hiç benzemeyen melez tarzlar üretti.

Bir kere, Batı Afrika’nın müziği call-and-response (çağrı ve yanıt) denen bir geleneğe sahiptir. Lider (lead) müzikal bir ifadede bulunur ve topluluk ona karşılık verir. Sanatçı-dinleyici yahut lider-eşlikçi ayrımını ortadan kaldıran bu sosyal bütünleşme biçimi en temel omurgalarından biridir kıta müziğinin. Sonra müzik, saf bir estetik ifadeden daha çoğudur bu coğrafyada. Ritüeller ve sosyal olaylarla kol koladır. Dahası bu kültürde müzikle dans o kadar iç içe geçmiştir ki bir müziği anlamak temel olarak ona eşlik eden dansı bilmek anlamına gelir. Bir de buna Afrika vokal geleneğinin mirası olan falsetto (normal ses aralığının üzerine çıkma) ve Avrupa’nın standart notalarından kasıtlı olarak sapan hüzünlü tonları (mavi notalar) eklediğimizde elimizde artık bu yeni türün DNA’sını oluşturacak tüm malzemeler var demektir.

Zamanla bu müzik; halk müziği, popüler müzik ve sanat müziği gibi farklı türleri özümseyerek, kendisinin beyaz ana akım kültürle karışmasını sağlayacaktı. Ancak bu çarpıcı sentezden çok daha önce, benzer bir etki yaratan başka bir türden bahsetmem gerekiyor. 1920 öncesinde, bu kültürel buluşmayı gerçekleştiren müzik, ragtime olarak biliniyordu.

Bu terim, muhtemelen Afroamerikan poliritminin renkli bir tanımı olan ragged time’dan gelmektedir. Temel özelliğini senkoplu ya da düzensiz (ragged) ritimlerinden alan bu müziği, Amerikan İç Savaşı’nda siyahların kullandığı banjolarda duymak pekâlâ mümkündü. Fakat sonraki yıllarda siyahlar, bu ritimleri piyanoya sokmayı başaracaklardı. Bir kere, orta sınıf kibarlığının sembolü olan piyano, siyahlara hizmet veren alt sınıf salonlarda da kendine yer bulabilecek kadar sağlam ve dayanıklıydı. Sonra, bu enstrümanla tesadüfen tanışan siyahi performansçılar, banjo çalmayı canlandıran aynı poliritimlerin bir piyanistin parmaklarının altına doğal bir şekilde sığdığını keşfedeceklerdi. Sol el, sabit ve iki vuruşlu bir ritmik temeli korurken, sağ el bu çift ölçüye zıt ritimler eklemekte özgürdü. Bir parçayı “raglamak”, onu bu ritmik karmaşıklık sürecine tabi tutmak anlamına geliyordu.

Ragtime’ın en ünlü bestecilerinden biri olan Scott Joplin (1868-1917), piyano virtüözlüğü ve akılda kalıcı melodileriyle bu türün önde gelen figürlerinden biri oldu. 1899’da bestelediği Maple Leaf Rag’in (adını yerel bir meyhaneden almıştı) notaları yayımlandığında Joplin, parça için sabit ücret yerine telif ödemelerinde ısrar ederek, şarkı yüz binlerce kopya sattığında kazandığı gelirle kariyerinin geri kalanını güvence altına almayı başaracaktı. Yeni Dünya, eski müziği sevmişti.

Joplin, ragtime’ı konser salonlarında çalınması gereken bir klasik müzik biçimi olarak ele alıyor, doğaçlama içermeyen ve notalara sıkı sıkıya bağlı bu türün tavernalarda çalınmasını hakir görüyordu. Kariyerinin sonunda 40 kadar parça, bir bale ve iki operaya imza atan bu üretken sanatçı, bu türü 20. yüzyılın başlarında Amerikan popüler müziğine yerleştirecekti. Ülkemizde de onu, The Sting filminde kullanılan The Entertainer parçası ile hatırlayacaktık.

19. Yüzyılın sonlarına doğru, ragtime’ın getirdiği ritmik karmaşıklık ve piyanoya kazandırdığı yenilikçi yaklaşım, cazın gelişiminde bir dönüm noktasıydı. Amerikan İç Savaşı Kuzey’in galibiyeti ile sonuçlanıp köleliği kaldırsa da Güney’de toplumsal düzen hala eski havasındaydı. Yine de ragtime ile başlayan kültürel evrim, siyah ve beyazları birbirine yaklaştırıyordu. Öyle ki “siyahların çaldığı beyaz müzik” deniyordu onun için.

Ancak, caz müziğinin köklerini oluşturan ve Afrika kökenli Amerikalıların özgürlüğe olan özlemlerini ve manevi dirençlerini yansıtan müzikler de benzer dönemlerde ışıyordu. Kölelik döneminde tarlalarda, demiryollarında, kanallarda yankılanan work songs’larda (iş şarkıları), Afroamerikan toplumunun manevi direncini pekiştiren gospel’lerde yahut bizim kültürümüzdeki dengbejlerin kilamlarını andıran balad’larda hayat bulan ezgiler. Ve elbette, blues… Bu derin melankoliyle dolu müzik türü, cazın belki de en temel yapı taşı haline geldi. Notalarında bir halkın ıstırabını, sevincini ve umudunu taşıyarak cazın ruhunu besledi.

Fikir Liderleri Dergisi’nin yeni sayısında, yazarımız Berko İlaç Medikal Müdürü Dr. Hadi Özyaşar; cazın tarihini anlattı! 

Yirminci asrın şafağında alışılmadık üç dizelik kıtasıyla dikkat çeken blues, adını melankoli anlamına gelen “blue” kelimesinden aldı. Halk şiirinin daha önceki biçimleri genellikle iki ya da dört dizelik kıtalar halindeydi, ancak blues iki dizelik beyiti aldı ve ilk dizeyi tekrarladı. Genellikle üçüncü şahıs ağzından anlatılan bir olayın kronolojik bir anlatımı olan baladın aksine blues, bir hayli kişiseldi. Bakış açısındaki bu değişim zamanın yeni ruh haline de uyuyordu. Tarihçi Lawrence Levine’in gözlemlediği gibi, Afroamerikan toplumu kısa bir süre önce köle kültürünün komünal güveninden bireyciliğin soğuk ve ürkütücü gerçeklerine geçiş yapmıştı. Blues, özgürlüğün gerçek anlamını düşünen siyahlar için uygun ve sarsıcı bir metafordu.

İlk blues’lar (country blues) eski alışkanlıkları dönemin yeni teknolojisiyle birleştirmişti. Blues melodileri, ritmik esnekliklerini tarla bağırışlarından ödünç alırken on dokuzuncu yüzyılın sonlarında Güney kırsalında ilk kez yaygın olarak kullanılmaya başlanan gitar da bu ezgilere eşlik ediyordu. Müzisyenler yaratıcıydı. Unutulmaz mavi notalar (blue note) oluşturmak için tellere bıçak, şişe gibi aletleri dayıyorlardı. Yalnız erkek müzisyenler tarafından icra edilen bu form, o anın ihtiyaçlarına uygun olarak gevşek ve doğaçlamaydı.

Müzisyenler, blues ile popüler müziğin sınırlarını aştığında karşılaşmaya başladı. “Ma” Rainey (1886-1939) olarak tanınacak olan siyahi sahne şarkıcısı Gertrude Pritchett, 1904 civarında St. Louis’de genç bir kadından ilk kez duyduğu bu kendine özgü müzik tarzını repertuarına soktu ve 1910’lu ve 1920’li yıllarda blues’un en popüler şarkıcılarından biri olarak ün kazandı. “Blues’un Anası” olarak bilinecekti. Rainey gibi sanatçıların elinde blues, armonik ilerlemeler ve on iki barlık kıtalara dönüşerek daha sınırları belli bir form aldı.

Ma Rainey’nin blues’u ilk kez duyduğu sıralarda, W. C. Handy adında gezgin bir grup müzisyeni, Mississippi’de bir tren istasyonunda daha sonra duyduğu en tuhaf müzik olarak tanımlayacağı bir şeyle karşılaştı. Bir gitarist, tellerden mavi notaları bir bıçakla çalarken aynı şiir dizesini (“goin’ where the Southern cross’ the dog”) durmadan tekrarlıyordu. Güneyli dinleyicilerin bu sese büyük bir hevesle karşılık verdiğinden etkilenen Handy, müziği dikkatle inceledi. Grubunun çalması için notalar yazmaya başladı. Çok geçmeden Handy -daha sonra “Blues’un Babası” olarak tanınacaktı- “Memphis Blues” (1912), “Beale Street Blues” (1917) ve dönemin en büyük hiti “St. Louis Blues” (1914) da dahil olmak üzere blues ile ilgili bir dizi yeni popüler şarkı yayımlamaya başladı. “St. Louis Blues”un takip eden otuz yıl içinde 135 kez kaydedildiği tahmin ediliyor (diğer tüm melodilerden daha fazlaydı bu.) Yeni Dünya, blues’u da sevmişti.

1910’lara gelindiğinde blues artık ticari bir meta haline gelmişti. Pop-şarkı yayıncıları blues hitleriyle başarıya ulaşıyor ve kayıt şirketleri de hemen ardından onları takip ediyordu. Başlangıçta, dinleyicileri gibi sanatçıları da beyazdı: siyahları taklit etmekte uzmanlaşmış vodvil yıldızları.

1920’lere gelindiğinde siyahlar Kuzey şehirlerine akın ediyordu. Her ne kadar kendilerini yeni kentliler olarak tanımlamaya hevesli olsalar da yine de köklerini hatırlatan müziklere açtılar. Kendisi de folktan popülerliğe geçmiş bir tür olan blues onların müziği haline geldi. Onların zevklerini tatmin etmek (ve kârlarını arttırmak) için plak şirketleri yeni bir ürün piyasaya sürdüler: “Irk plakları”, siyahlar için yaratılmış siyah müziği. Bu fikir bugün kulağa saldırgan gelse de bu terim saygılı bir anlam taşıyordu; Afroamerikan gazeteleri kendi halklarını sık sık “ırk” olarak tanımlıyordu. Müzik endüstrisinde küçük bir patlama yaşanacaktı.

Kölelik sırasında okuryazarlığın bir tür güç olduğunu öğrenen (aksi takdirde, neden sistematik olarak ellerinden alınsın ki?) müziğe meyilli Afrikalı Amerikalılar nota yazımı ve müzik teorisine ilgi duymaya başladılar. Özgürlükten sonra Güney’in dört bir yanında filizlenen tamamı siyahlardan oluşan okul ve üniversitelerde özellikle klasik müzik, örgün eğitimin merkezi bir parçası haline geldi. Yine de kendi aralarından bazıları bu müzik becerilerinin yararlılığını küçümsedi. Yoksul bir ailenin yetersiz gelirlerinin pahalı bir armonyuma (bir tür kamışlı org) harcanması anlaşılamıyordu. Ancak yine de birçok hevesli siyah, müziği orta sınıf olmanın ayrılmaz bir parçası olarak görüyordu.

Zorlu halk eğitimi sayesinde siyah çocuklar keman gibi klasik enstrümanları çalmayı öğrendi. Ancak aralarından çıkacak bazı yetenekli sanatçılar bile kendilerine profesyonel olarak bir refah sağlayamıyordu. Beyaz seyirciler onları dinlemeyi reddederken, siyah seyirciler de onları destekleyecek kadar ilgili değildi. Klasik eğitim almış gençler iş bulma kaygısı taşıyacak yaşa geldiklerinde keman ve çellolar, saksafon ya da kontrbas gibi ticari açıdan kullanışlı enstrümanlarla takas edildi. Yine de aldıkları klasik eğitim, caza icra ve müzik teorisi standartları getirdi ve konser geleneğinde yetişen bu müzisyenler, kendilerini dünyada daha fazla bir şey olma hayaline götüren sosyal bir hırs taşıdılar. İşe de yarayacaktı.

2003 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Coetzee’nin “Romancının Romanı” eserinde tartıştığı ve naçizane pek kıymetli bulduğum bir anekdotla caz tarihinin ilk kısmını noktalayacağım: “Albert Camus gençliğinde henüz Cezayir’deyken, büyükannesi ona evin arka bahçesindeki kümesten bir tavuk alıp getirmesini söyler. Camus söyleneni yapar, sonra büyükannesinin tavuğun boynunu bir mutfak bıçağıyla kesmesini, yerler kirlenmesin diye tavuğun kanını bir kâseye akıtmasını seyreder. Tavuğun ölüm çığlığı genç adamın hafızasında öyle derin bir iz bırakır ki, aynı genç adam 1958’de, giyotine karşı oldukça ateşli bir saldırıya girişir. Sonuçta, bir ölçüde bu polemik sayesinde, Fransa’da giyotinle idam cezası kaldırılmıştır. Şimdi, kim hikâyedeki tavuğun konuşmadığını iddia edebilir?”

Ezilenler, kendilerini duyurmanın yolunu mutlaka bulacaktır. ⭐️

Comment here